| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
gökyüzü kadar kırmızı 2006naruto shippudenred like th esky 2006 - red like th esky 2006

gökyüzü kadar kırmızı 2006

red like the sky Rosso come il cielo (2006) gökyüzü kadar kırmızı 2006

Em di bin eyni ezmani de Hepimiz aynı göğün altındayız

 

Em di bin eyni ezmani de

 

Hepimiz aynı göğün altındayız

Başbakan Erdoğan, röportajın sonunda Kürtçe olarak ‘TRT-6 Şeş Bi Xˆr Be (TRT-6 hayırlı olsun)’ temennisinde bulundu.

 

 

 

KÜRTÇE TV, 1 Ocak’ta ‘sade’ bir törenle resmen yayına başlayacak. Devletin zirvesinin katılmayacağı törende TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Kürtçe
‘Em di bin eyni ezmani de’
diyerek ‘Hepimiz aynı göğün altındayız’ mesajını verecek.

TRT’nin test yayınına başlayan Kürtçe kanalı TRT-6, 1 Ocak’tan itibaren 24 saat yayına başlayacak. Ankara’da Arı Stüdyosu’nda 1 Ocak Perşembe günü saat 19.00’da düzenlenecek törenle resmi açılışı yapılacak olan Kürtçe TV, sade bir törenle yayın hayatına başlayacak.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, başka bir programı olduğu için katılmaktan vazgeçtiği açılış törenine bürokratlar ve milletvekilleri ile kurum çalışanları katılacak.

TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin Kürtçe TV’nin açılışında bir konuşma yapacak. Kürtçe de konuşacak olan Şahin, sözlerini ‘Hepimiz aynı göğün altındayız’ mesajını Kürtçe ‘Em di bin eyni ezmani de’ diyerek bitirecek. Açılışta Kürt sanatçılar Rojin ve Nilüfer Akbal da davetlilere Kürtçe seslendirecekleri eserlerle konser verecek.

 

 

sarhoş atlar zamanı 2000

 

 

Addicted to Love Meg Ryan filmografisinden bulduğum bir film

 

 

http://www.tramvayduragi.com/blog/wp-content/addicted.jpg

Eğlenmek için film ararken Meg Ryan filmografisinden bulduğum bir film oldu bu. Aslında romantik komedi yaparken bir yandan da ince ince bu türle dalga geçen bir film olduğunu görmek keyifliydi. Filmin konusundan çok yönetmenin onu işleyiş şekli ilginçti.

Sam bir astronomdur. Her gün gökyüzünü izlerken yapmayı sevdiği bir şey daha vardır. Öğleleri parka bakıp sevgilisi Linda’yı izlemek. Bu açılış sekansı filmin devamı için önemli bir ipucu sunuyor aslında, filmin hemen başında sevgilisini bir araç yardımıyla uzaktan izleyen Sam, filmin sonuna kadar da onu sadece teleskop, dürbün vb. araçlarla izlemek zorunda kalır. Linda iki aylığına iş için New York’a gider, ancak dönmez. Sam terk edildiğini bir mektupla öğrenip yola çıkar. Linda’nın yeni sevgilisi Anton ile yaşadığı evin karşısındaki terk edilmiş daireye yerleşir. New York’tan aletlerini getirtir ve sürekli onları izlemeye başlar. Camera Obscura sayesinde görüntüyü duvara yansıtır, duvarı beyaza boyayıp odayı bir sinema salonu haline getirir. (Bu sahne estetik olarak gerçekten çok güzeldir. Boyadıkça Linda’nın görüntüsü duvarda yavaş yavaş belirir.) Ancak seslerini duymaz Sam, kendi hayal gücüyle sesleri tamamlar. Anton’un eski sevgilisi Maggie’nin ortaya çıkıp eve yerleşmesiyle görüntüye ses de eklenir. Sam onun getirdiği seslendirme aletlerine önce karşı çıkar, ama sesin varlığına da hemen alışır. (Evet tanıdık geldi değil mi, sinemaya önce görüntü sonra ses gelir) Ne tesadüf ki Maggie de fotoğrafçıdır, onun da gözetlemekle ilgili bir işi vardır. (tabi ki Rear Window!) Maggie’nin amacı intikam, Sam’in amacı ise Linda’nın ona dönmesini sağlamaktır. Birbirlerine yardım etmeye karar verip her akşam onları izlerler.

Anton ve Linda evde film kahramanları gibidirler, sevişirler, kavga ederler, ancak gerçeklikten uzaktırlar sanki, biraz düz halleri vardır. Bir gün onlar yokken daireye giren Maggie ve Sam onların giysilerini giyip, onlar gibi davranırlar, onların yatağında sevişirler. Her gün duvarda/filmde izledikleri insanların yerine koyarlar kendilerini. Bu sahne bir özdeşim parodisi değil de nedir?

Sonunda amaçlarına ulaşırlar, asıl istediklerinin birbirleri olduğunu anlayarak.. Yönetmen, Maggie ve Sam ile bir romantik komedi kurarken, onların duvarda izledikleri Anton ve Linda ile de bu türle dalga geçiyor sanki. Filmin bu katmanlı hali ve yönetmenin sinema üzerine düşünerek filmi kurduğunu hayal etmek tahminimden daha fazla eğlendirdi beni.

 

İnfaza Çağrı, Vladimir Nabokov

 

İnfaza Çağrı, Vladimir Nabokov, İletişim Yayınevi, 2007 baskısı

“ ‘Sormamın nedeni merak değil’ dedi Cincinnatus. ‘Korkakların hep meraklı oldukları doğrudur. Ama sizi temin ederim… Ürpertilerimi filan denetleyemesem de –bu bir şey ifade etmez. Binici, atının titremesinden sorumlu değildir. Bilmek istediğim şu, ölüm cezasını telafi eden, kişinin ne zaman öleceğini bilebilmesidir. Gerçi büyük ama özgürce kazanılmış bir lüks. Oysa ben, ancak özgür yaşayanların kabul edebileceği bir karanlıkta bırakılıyorum.”

s.15

“Cincinnatus karanlıkta ağlarken ‘Oysa öyle özene bezene biçimlendirilmiştim ki’ diye geçiriyordu aklından. ‘belkemiğimin kıvrımı öyle kusursuzca öyle gizemle hesaplanmış ki. Baldırlarımın zemberek gibi gerildiklerini duyumsuyorum. Ömrüm süresince kim bilir daha kaç mil koşabilirdim. Başım da öyle güzel oturmuş ki yerine…”

s.20

“Cincinnatus, küçüklüğünden başlayarak garip ve mutlu bir rastlantı sonucu içinde bulunduğu tehlikenin ayırdına varmış ve belirli bir özelliğini özenle gizlemeyi başarmıştı. Başkalarının ışınları karşısında geçirimsizdi, bu nedenle hazırlıksız yakalandığında birbirlerine saydam ruhlar dünyasında bir kara engelmişçesine yabancı bir izlenim uyandırıyordu; ancak zamanla bir tür karmaşık göz aldatımı dizgesinden yararlanarak yarı saydam gibi görünmeyi öğrendi, ama kendini unutmaya görsün öz denetimi bir an elden kaçırsın, kurnazca aydınlatılmış yüzeylerin, ruhunu döndürdüğü açıların ayarında en ufak bir hataya düşsün, anında tehlike çanları çalmaya başlardı. Kendini tam bir oyunun coşkusuna kaptırmışken yaşıtları duru bakışlarının, şakaklarının gök mavisinin sinsi bir aldatmacadan başka bir şey olmadığını, Cincinnatus’un gerçekte saydamsız olduğunu sezmiş gibi durduk yerde onu bırakıp giderlerdi. Bazen apansız bir suskunluğun ortasında öğretmeni kırık bir şaşkınlık içinde, gözlerinin çevresindeki tüm deri rezervlerini toplayıp ona uzun uzun bakar ve sonunda ‘Neyin var Cincinnatus’ diye sorardı. Bunun üzerine Cincinnatus kendine gelir, öz benliğini bağrına basıp güvenli bir yere götürürdü.”

s.21-22

“Her şeye karşın seni sevmiştim ve o zaman bile –diz üstü omuzarım geride, tabanlarım cellada dönük kaz boynumu uzatırken- sevmeyi sürdüreceğim. Ve ondan sonra da –belki en çok ondan sonra- seveceğim seni ve bir gün her şeyi kucaklayan gerçek bir açıklama bulacağız ve işte o gün belki sen ve ben her nasılsa bir araya geleceğiz ve birbirimizi öyle dönüştüreceğiz ki tek bir şekil olup bilmeceyi çözeceğiz: A noktasından B noktasına bir çizgi çekerek… bakmadan ya da kalemi kaldırmadan… ya da başka bir yolla… noktaları birleştirecek, çizgiyi çekeceğiz ve senle ben özlemini çektiğim o benzersiz deseni oluşturacağız.”

s. 54-55

 

“O var, benim düşsel dünyam, o var olmalı, çünkü kuşkusuz bu beceriksizce kopyanın bir aslı vardır. Düşsel, yuvarlak ve mavi, yavaşça bana doğru dönüyor. Hani bulutlu bir günde gözleriniz kapalı, miskince uzanırsınız, derken ansızın göz kapaklarınız ardında karanlık dalgalanır ve yavaşça ilkin tembel bir gülümseyişe, sonra sıcacık bir gönül hoşnutluğuna dönüşür ve güneşin bulutların ardından çıktığını anlarsınız. Benim dünyam tıpkı böyle bir duyguyla başlar. Puslu hava giderek açılır ve öyle ışıl ışıl titreşen bir sevecenlik kaplar ki ortalığı ve ruhum anayurdunda öyle özgürce yayılır ki. Ama sonra, ya sonra? Evet işte bu çizginin ötesinde denetimi yitiriyorum… Bir kez açığa çıkarıldı mı sözcük patlıyor, tıpkı yalnızca derinlerin basınçlı karanlığında soluk alıp alev alev yanan balıkların ağla yukarı çekildiklerinde patladıkları gibi…”

s.85

“Yineliyorum (yinelenen büyü sözlerinin ritmiyle güç kazanarak) yineliyorum: Bildiğim bir şey var, bildiğim bir şey var, bildiğim… Daha çocukken beni ve yüzlerce başka çocuğu, yaşıtlarımın hiç zorlanmadan, acı çekmeden dönüşüverdikleri yetişkin birer kukla olarak güvenli var olmayışa hazırladıkları, kocaman, kanarya sarısı soğuk bir evde yaşarken; daha o zaman o kahrolası günlerde, bez kitaplar alacalı bulacalı okul gereçleri, ruhu donduran cereyanlar arasında bilmeden biliyordum, şaşmadan biliyordum, kişi kendini nasıl bilirse öyle biliyordum, bilinmesi olanaksız olanı biliyordum – üstelik bugünden daha büyük bir açıklıkla bildiğimi bile söyleyebilirim, çünkü hayat beni yıprattı: Sürekli tedirginlik, bilgimi gizlemek, yalan içinde yaşamak, korku, düş kırıklığı yaratmamak, avaz avaz ilan etmemek için bütün sinirlerimin acılı zorlanışı…”

s.86-87

“ ‘Her şey yerine oturdukça beni uyuttu her şey, her şey. Bu yaşamın çıkmazı bu ve onun sınırları içinde kurtuluş yolu aramamalıydım. Kurtuluş yolu aramış olmam ne garip. Tıpkı düşlerinde gerçekte hiç sahip olmadığı bir şeyi yitirdiği için üzülen ya da ertesi gün düşünde onu bulacağını uman biri gibi… İşte matematik böyle yaratılmıştır: Ölümcül bir kusuru vardır. Ben bunu keşfettim. Yaşamın incecik çatlağını buldum, kırıldığı noktayı, bir zamanlar gerçekten yaşayan, anlamlı ve yüce bir başka şeye lehimlenmiş olduğu yeri –onlara billursu anlamlar sığdırabilmem için sıfatlarım öyle geniş kapsamlı olmalılar ki… İyisi mi birtakım şeyleri hiç dile getirmemeli.”

s.187-188

İnfaza Çağrı, Vladimir Nabokov

 

 

Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi

 

Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi. Bu isimleri Altyazı Dergisi’nden hatırlayanlar olacaktır. Yapım şirketi kurmaları beni Türk Sineması’nın geleceği açısından umutlandırdı.

Film Silifke’de geçiyor ve o klişe ifadeyle taşra sıkıntısını ele alıyor. Taşra deyince hemen aklımıza Nuri Bilge Ceylan sineması, Yumurta ve Beş Vakit filmleri geliyor. Ama Tatil Kitabı bunlardan farklı, illa bir benzetme yapacaksak Beş Vakit’e benzediğini söyleyebiliriz. Baba karakterine bakışı ve diğer karakterleri işleyişi nedeniyle. Ama bana kalırsa yeni bir filmi hep öncekiler üzerinden tanımlamaya çalışmak ve ona göre yerini belirlemek filme baştan yapılmış bir haksızlık. Bırakalım film kendini anlatsın.

Tatil Kitabı, okulun tatile girmesiyle başlıyor. Ali kendisine öğretmeni tarafından verilen tatil kitabını okul çıkışında bir çocuğa kaptırıyor. Amcasından borç isteyip kitabı almak istiyor yeniden ama kırtasiyede bulunmuyor, ancak şehre giderse bulabilirmiş. Hemen vazgeçip parasını amcaya geri veriyor –şehir çok uzak Ali’ye. Kendisine sorulan “karne noldu” sorusuna cevap vermiyor. Evde de aynı soru soruluyor, yine cevabını duymuyoruz. Ali’nin derslerinin iyi olduğundan nedense şüphemiz yok, çünkü öyle bir çocuğa benziyor o, sessiz, çalışkan ama sıkıntılı -onun farklı bir çocuk olduğunu filmin başında çok güzel bir planla veriyor yönetmen, onu diğer çocuklardan ayırıp bir tepeye çıkarıyor. Babası çalıştırmaya başlıyor Ali’yi, ona bir kutu sakız alıp satmasını söylüyor. Ama o öyle pek bağıra bağıra sakız satacak bir çocuk değil. Sessizce oturup bekliyor ya da evde annesine satıyor sakızlarını, zaten onları da kaptırıyor. Şimdi böyle anlatınca filmin çocuğun gözünden anlatılan bir büyüme hikayesi olduğu sonucu çıkarılabilir, ama öyle değil. Askeri okulu bırakıp üniversitede işletme okumak isteyen abiye de, kocasının bir metresi olmasından şüphelenen anneye de, Ankara’da üniversite okuyup geri dönen ve babadan kalan kasap dükkanını işleten amcaya da aynı mesafeden bakıyor film. Ali üzerinde bu kadar durmamın nedeni onun da istemediği okulda okuyacak abiye dönüşmesi, onun adına da doğru kararların başkaları tarafından alınacak olması, şimdi tatilini planlamaya çalışan okul ya da babanın yaptığı gibi hayatını birilerinin planlayacak olması. Ali de sanki biraz farkında bunun ve ondan sıkıntılı böyle. Çünkü baba hastalanıp komada da olsa varlığını hissettiriyor hep, çünkü amca, babanın arabada bıraktığını söylediği paranın ve metres sorusunun peşinden giderken ona dönüşüyor. Başlangıçta yeğenine vereceği kararda arkasında olacağını söyleyen amca, babanın rolünü üstlenmesi gerektiğini anladığında baba gibi konuşup onun gibi davranıyor. Filmin başında limon işçilerini toplayan arabayı babanın sürdüğünü görüyoruz, filmin sonundaysa aynı planda arabayı amca kullanıyor. Bu durumu Seyfi Teoman o kadar güzel anlatmış ki sözü burada ona bırakmalı; “evet işte muhafazakarlığın nasıl kendini tekrar edip, kendini yeniden kurduğunu göstermeye çalıştım. Özellikle oradaki yapıya da bir şey atfetmek istemiyorum. Sonuç olarak bir toplum var ve kendini belli bir yapıda devam ettiriyor. Nasıl yapıyor bunu? En temel şey aile. Aile nasıl devam ettiriliyor? Burada da en temel şey konformizm; konformizm üzerinden devam ettiriliyor. Herkesin çocukları için düşündüğü uygun bir meslek vardır da çocuk onu yapsın istenir ya, aynı şey işte, bu da konformizm. Ailenin, çocuklarının orduda olmasını istemesi gibi, senin de doktor olmanı istiyordur, mühendis olmanı istiyordur. Sonuç olarak konformizm kolay olanı seçmektir…” *

Filmi üzüntüyle izledim. Ali’nin önce abiye sonra babaya dönüşeceğini düşünmek, amca gibi farklı da olsa sonunun aynı olacağını hissetmek biraz boğdu beni. Çok güzel bir çocuk Ali, filmin başında ve sonunda aynı sıkıntıyla ve önüne bakarak okula gidiyorsa da belki önümüzdeki tatili başka türlü geçer. Neyse daha fazla boğulmadan oyunculuğa da değinmeli. Taner Birsel’in varlığı amca karakterini bambaşka kılıyor, Tayfun Günay da Ali’nin bütün sıkıntısını hissettiriyor, diğer karakterler aksasa da iyi, ama babayı oynayan oyuncu neyse ki çabuk ayrılıyor filmden. Film “benzerlerinden” farklı bir yerde duruyor benim için, umarım Bulut Film ve Seyfi Teoman hep böyle devam ederler.

 

 Tatil kitabı, Nadir Öperli ve Yamaç Okur’un yapım şirketi Bulut Film’in ve Seyfi Teoman’ın ilk filmi

Le Voyage du Ballon Rouge

 

 

Hsiao-hsien Hou’nun 2007 tarihli filmi. Önce Filmekimi’nde izleyeceğiz diye sevinmiştik, ama sonradan programda yer almamıştı, neyse ki geçtiğimiz İstanbul Film Festivali bu filmi unutmadı da izleyebildik. Aslında beklenmedik bir şekilde festivalden sonra gösterim şansı buldu, ancak takip edemedim, ne kadar kaldı, kaç sinemada oynadı, ne kadar kişi izledi, bilmiyorum.

Bu filmi merak etmem için pek çok neden vardı. Yönetmenin yine film festivali sayesinde izlediğim ve “Altın Lale” ödülünü de alan Kôhî jikô (Café Lumière) adlı 2003 yapımı filmi nedenlerden ilkiydi. O filmi çok sevmiş ve uzun bir süre çevreme öyle bakmıştım. Café Lumière etkisi adını verdiğim bu bakış açısıyla “her an” önemli ve farklı gözükmüştü gözüme. Metroya öyle binmiş, kitapçıları biraz da öyle gezmiştim. Serbest yazar Yoko ve tren seslerini kaydeden arkadaşı Hajime, aklımda hep dingin ve huzur verici bir dostluğun simgesi olarak kaldı. Bir başka neden ise Albert Lamorisse’nin 1956 yılında çektiği Le Ballon Rouge filmiyle olan ilgisiydi. Diğerlerine göre daha zayıf olan nedenler ise Juliette Binoche sevgisi ile balonlar, kuklalar…

Öncelikle bu film de Café Lumière gibi öyküsüz bir film, uzun planlı, durağan, dingin. Song (Fang Song) Fransa’da sinema okurken aynı zamanda yedi yaşındaki Simon’a bakıcılık yapar. Suzanne, kocası ve kiracısı ile olan sorunlarıyla boğuşan bir yandan işini yapmaya çalışan yorgun bir kadındır. Simon, okul çıkışı tilt, eve gelince bilgisayar oyunları oynayan ara sıra kız kardeşiyle telefonda konuşan sessiz ve yalnız bir çocuktur. Filmin anlatılacak bir öyküsü yok. Bu nedenle de filmde olup biten her şey önemli. Bakışlar, karşılıklı sessizlikler, gökyüzünde dolaşan kırmızı balon, tanışmalar, karşılaşmalar.. Her şeyin kendine özel bir anlamı var, çünkü aslında her an önemli. Ben filmi izlerken böyle hissettim ve birçoklarına göre uzun sayılabilecek süresini bu nedenle hissetmedim. Suzanne’ın eve yorgun gelip merdivenlerde oturup sigara içmesi ve fonda duyulan piyanonun sesi bence pek çok öyküden daha fazla şey anlatıyordu. Oradaki bakışlarıyla, sinirli ve yorgun sigara içişiyle Suzanne, karakteriyle ilgili uzun diyalogların anlatamayacağı çok şeyi veriyordu. Böyle sakin ilerleyen ve çoğu zaman hayata benzeyen filmleri seviyorum. Yönetmen devam eden hayatın bir yerinden kamerasıyla girip bakıyor ve çıkıyor. Karakterlerin hayatı ise devam ediyor. Ayrıca gündelik hayatta, yaşamadan, bakmadan geçtiğimiz pek çok anı görmemizi sağlıyor böyle filmler. Ve her anın özel olduğunu hissettirip yaşamı duyumsatıyor. Tabi bazı izleyiciler için bu durağanlığın zorlayıcı olduğunu kabul ediyorum. Daha çok sabırlı olanlar ve her zaman büyük hikayeler izlemesem de olur diyenler için bu tür filmler.

Filmin Le Ballon Rouge filmiyle ilgisine gelince; bana kalırsa birebir bir ilgisi yok, filmi yeniden de yorumlamıyor yönetmen. Sadece o balonun yolculuğuna kendi balonuyla karşılık veriyor ve Pascal ile günümüzün başka türlü yalnız çocuğu Simon arasında bir bağlantı kuruyor. Kendi kırmızı balonunu pencereden gökyüzüne bırakıyor yönetmen, ve onun balonu da Simon’u buluyor, film boyunca onunla dolaşıyor. Bu nedenle o filmle karşılaştırıp bu filmden de aynı türde bir etki beklemek ya da o filmin adından faydalandığını düşünmek gibi yorumlar bana kalırsa filme yapılmış bir haksızlık olur. Çünkü bu yönetmenin kırmızı balonu, ve Lamorisse’in kırmızı balonuyla gökyüzünde karşılaşıp selamlaşıyorlar sadece.

 

 

betik nedir

 

"http://extras4.smartgb.com/i/pic1.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

betik
isim
Yazılı olan şey, kitap, mektup, tezkere, pusula:
"Kanılarımız, rengimiz, görüşümüz betikte belirecek."- H. Taner.

betik
(tür.) er. - yazılı olan şey, yazılmış yapıt.

 

Anlamlar:

[1] Betimleme işi, betimleme
[2] (edebiyat) Bir şeyi, bir kimseyi, bir olay veya duyguyu betimleyen söz veya yazı.

Eş Anlamlılar:

"http://extras4.smartgb.com/i/pic1.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.


[2] tasvir

"http://extras4.smartgb.com/i/pic1.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Sözcük Birliktelikleri:

budun betimci, budun betimi

Betik dili, uygulamaları denetlemek için kullanılan bir programlama dilidir. Betikler doğrudan kaynak kodundan çalıştırılır.

İlk betik dilleri genelde yığın dilleri veya iş denetim dilleri olarak adlandırılırdı.
İlk betik dilleri geleneksel düzenle, derle, bağla, çalıştır işlemlerini kısaltmak için yaratılmıştı.

Betik dili
Betik dili, uygulamaları denetlemek için kullanılan bir programlama dilidir. Betikler doğrudan kaynak kodundan çalıştırılır.
İlk betik dilleri genelde yığın dilleri veya iş denetim dilleri olarak adlandırılırdı.
İlk betik dilleri geleneksel düzenle, derle, bağla, çalıştır işlemlerini kısaltmak için yaratılmıştı.

"http://extras4.smartgb.com/i/pic1.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

La Faute Fidel Blame It On Fidel 2006 Dvdrip Caps Tr Altyazı Julie Gavras’ın yönettiği ve Julie Depardieu, Stefano Accorsi, Nina Kervel ile Benjamin Feuillet’nin rol aldığı Fidel’in Yüzünden 2007 Sundance’de

 

 

"http://img144.imagevenue.com/loc1025/th_73180_bscap0017_122_1025lo.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.
Yönetmen : Julie Gavras
Senaryo : Julie Gavras
Müzik : Armand Amar
Görüntü yönetmeni : Nathalie Durand
Tür : Dram, Tarihi
Yapım : İtalya, Fransa 2006
Süre : 99 dk.
Dil : Fransızca
IMDB : 7.9/10 (642 votes)
Oyuncular
Nina Kervel-Bey, Julie Depardieu, Stefano Accorsi, Benjamin Feuillet

Julie Gavras’ın yönettiği ve Julie Depardieu, Stefano Accorsi, Nina Kervel ile Benjamin Feuillet’nin rol aldığı Fidel’in Yüzünden 2007 Sundance’de oyuncularının muhteşem performansları ve güçlü senaryosuyla hem eleştirmenleri hem de izleyicileri büyüleyen bu toplumsal huzursuzluk filmi, yedi yaşında bir kızın gözlerinden anlatılıyor. Anna rolünde ise Gerard Depardieu’nün kendisi kadar ünlü kızı Julie Depardieu var.
1970’de geçen filmin kahramanı, babası siyasal eylemci, annesi de kürtaj araştırmacısı olan küçük Anna. Siyasal düşüncelerinin dozunu iyice artıran anne ve babası, sonunda geniş evleri de dahil tüm burjuva zevklerinden vazgeçmeye ve kendilerini köktenci eylemlere adamaya karar verir. Sarsılan Ana, bitmek bilmeyen mülteciler ve ideolojik meseller arasında çığlık çığlığa isyan eder.











Kendi Upload'umdur.. Uyumlu Altyazı İçindedir..
İyi Seyirler..

"http://img53.imageshack.us/img53/4674/fideljt9.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

 

gökyüzü kadar kırmızı 2006 fragman video red like th esky

 

fragman her zaman başlık da

 

22 ekim salı günü saat yirmibir de yirmidört tv de kaçmaz film gökyüzü kadar kırmızı 2006

 

22 ekim salı günü saat yirmibir de yirmidört tv de kaçmaz film

red like the sky 2006


gökyüzü kadar kırmızı 2006


Rosso come il cielo (2006)


http://www.rossocomeilcielo.it/

 

gökyüzü kadar kırmızı 2006 bak gökyüzü kırmızı Guestbookred like the sky yazabilirmisin
Sayaç

http://blomedya.deriz.biz

TRT6